Maldoror'un Şarkıları; Lautreamont'un tek kitabı, 1869 tarihli. Değişik, rahatsız edici, katlanılmaz derece kötülüklerle dolu, ama öyle bir dili var ki hayran kalmamak elde değil. Andre Gilde onun esrini "altıncı şarkısını okuduktan sonra kendi yapıtlarımdan utandım" diye tanımlarken Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tanımlası ise "Bunca içkiden sonra kendinize bir de kuduz aşısı yaptırın buradan çıkınca, ve sayıklamalarınızı yazıya dökün. Sabah okuduğunuzda yepyeni bir Lautreamont ile karşılaşacaksınız" şeklinde oldukça ağır. Evet bence de yazdıkları sayıklamalardan ibaret ama insan merak etmeden duramıyor bir insanın sayıklaması nasıl bu derece etkileyeci olabilir. Hem sonuçta ne kadar düz yazı gibi dursa da yazdıkları, şiir olarak kabul ediliyor ve her şiir de biraz sayıklama içermez mi en nihayetinde, hem kendi de farkında ki düşüncelerinin tuhaf karşılandığının .
Yarattığı karakter Maldoror şeytanın belki de ta kendisi, Lautreamont ilk şarkısında insana duyduğu nefreti anlatırken, daha sonra tüm öfkesini Tanrıya yöneltiyor. Tanrıyı tüm gücüyle kabul etmesine rağmen onu gösteriş meraklısı, insanlara acı vermekten zevk alan, tüm kötülüklerin sebebi olarak tanımlıyor, sanki babasına küsmüş bir çocuk gibi, Tanrı'nın kendisini kötülüklerle dolu bu dünyaya bu kadar acı için, eziyet çekmesi için göndermesini kabullenemiyor bir bakıma ve Maldoror'un tek bir savaşı var o da Tanrı'ya karşı. "Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğunun her anında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu" diyerekten nefretini en yalın haliyle anlatıyor. Ama yazar sözünü tutamıyor ve yirmili yaşlarının başında intihar ederek ayrılıyor arkasında bir sürü gizem bırakarak bu dünyadan.
Benim için bu kitap kesinlikle rahatsız edici, parçaları bir bütünü oluşturamayan sayıklamalar sadece, çoğu düşüncesi benim Yaratıcı inanışımın tamamen zıttı, O Maldoror'u yüceltirken ben Maldoror'dan nefret ediyorum ve belki Maldoror'u yüceltmiyor aslında sadece sormak istiyor bu canavarı yaratan da sen değil misin diye Tanrı'ya.
Ama tüm bunlara rağmen kitabı sevmekten de geri duramıyorum, garip bir şekilde etkilemeyi başarıyor beni yazar ve kitabın bir baş ucu kitabı olmasına engel olamayıp sürekli yanımda taşıyorum, hem o parçalar öyle güzel oluşturulmuş ki böyle bir yetenek için nelerden vazgeçmezdim?
Belki zaten tanıyorsunuz onu, hem kimbilir belki de Joker onun eseriydi, Maldoror'un ta kendisiydi, bir çizgi roman kötüsü olmadan önce; "Yaşamın boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak 'ün'ü gösterirlerdi. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi ellerimle yaralar açtığım bu ağıza baktım aynada! Bir yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel oluyordu aslında."
....
"Öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!...Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: daha azı için bile ölünebilir"
....
"Bana söylediklerine göre bir erkekle bir kadının oğluymuşum. Bu hayrete düşürüyor beni...daha üst düzeyde olduğumu sanırdım! Hem zaten bence bir önemi yok nereden geldiğimin. Ben, kendi payıma, kendi istencime bağlı olsaydı, açlığı fırtınalarla dost olan dişi köpekbalığı ile yırtıcılığı ile ünlü kaplanın oğlu olmak isterdim: bunca kötü olmazdım."
......
"Mutlu olduğunu görüyor düşünde; vucut yapısının değiştiğini; ya da en azından bir erguvan bulutunun üzerinde, yapıca kendisine benzeyen varlıkların yaşadığı bir başka gezegene uçtuğunu. Ne yazık ki şafak sökünceye kadar sürüyor düşü. Çevresinde çiçeklerin halka olup, uçsuz bucaksız, çılgın taçlar halinde raks ettiklerini, kendisi, büyüsel güzellikte bir insanoğlunun kolları arasında sevda ezgileri söylerken, hoşların hoşu çiçek kokularının içine işlediğini görüyor düşünde. Ama kollarıyla sardığı bir seher vakti sisinden başka birşey değil; ve uyandığında kolları saramayacak artık bu buğuyu. Uyanma hünsa, uyanma daha. Niçin inanmak istemiyorsun bana? Uyu, hep uyu. Sen mutluluğun çılgınca umudunun peşindeyken göğsün havayla şişsin, izin veriyorum buna, ama açma gözlerini. Ah! Açma gözlerini! Seni bu durumda bırakıp gitmek istiyorum, uykudan uyanışına tanık olmamak için. Belki birgün kalın bir kitabın tutkulu sayfalarında, içeriğinden ve çıkan derslerden ürke ürke öykünü anlatacağım senin. Şimdiye kadar yapamadım bunu; çünkü, ne zaman bir girişimde bulunmak istesem, gözyaşı sağanakları iniyordu kağıdın üzerine ve parmaklarım titriyordu, ve elbette yaşlılıktan değil. Ama, bunu göze almak istiyorum sonunda. Senin büyük mutsuzluğunu her düşünüşümde, bir kadından daha güçlü olmadığım, küçük bir kız gibi kendimden geçtiğim için kızıyorum kendime. Uyu, hep uyu; ama açma gözlerini! Her gün senin için tanrıya yakarmayı unutmayacağım(kendim için olsaydı, kesinlikle yakarmazdım.) İçin rahat olsun !"
...........................
"Çorak ve iç karartıcı bir ufkun bezekleri ruhumun derinliklerinden yükselirken, ben, karyolamın baş ucuna yaslanmış, acıma düşlerine dalıyor ve insanlar için utanıyorum! Karayelin ikiye biçtiği tayfa dört saatlik gece nöbetini tuttuktan sonra, hamağına kavuşmaya can atar: Neden bu avuntu esirgendi benden? İsteyerek benzeşlerim kadar alçaldığım ve bir gezegenin katı kabuğuna zincirlenmiş yazgımız ve sapkın ruhumuzun özü üzerine yakınmaya bir başkasından daha az hakkım olduğu düşüncesi, tıpkı bir nal çivisi gibi işliyor içime. Grizu patlamasının nice aileyi yok ettiği görülmüştür; ama, yıkıntıların ve zararlı gazların ortasında ölüm neredeyse ansızın bastırdığı için, can çekişmeleri pek kısa sürmüştür. Ben.... tıpkı bir bazalt gibi yaşıyorum! Yaşamın başlangıcında olduğu gibi ortasında da melekler kendileriyle benzeşirler; bense nicedir benzemiyorum kendime artık. Bir mercan adaları kuşağına sıkışmış bir göl gibi, zekamızın sınırları içine kapatılmış olan insan ve ben, kötü yazgı ve mutsuzluğa karşı kendimizi savunmak için güçlerimizi birleştirmek yerine, sanki birbirimizi kılıçla yaralamışız gibi, öfke içinde titreyip ters yönlere saparak ayrıldık! Birimizin, ötekinde yarattığı hor görüyü anladığı söylenebilir. Görece bir saygınlığın devindirici gücünün ittiği bizler, rakibimizi yanıltmak için sabırsızlık gösteriyorduk; her birimiz kendi yerinde kalıyor ve ilan edilen barışın korunmasının olanaksızlığını biliyor.Eh, öyle olsun! madem ki birbirimizin öldüresiye düşmanıyız, insana karşı yaptığım savaş varsın sonsuza uzansın. İster yıkıcı bir utku kazanayım, ister yenik düşeyim, güzel olacak savaş: Ben, tek başıma, insanlığa karşı. Ağaç ya da demirden yapılmış silahlar kullanmayacağım; topraktan çıkartılan maden katmanlarını ayağımla geri göndereceğim: Harpın güçlü ve meleksi ses, benim parmaklarımda, korkunç bir tılsıma dönüşecek. İnsan denen bu yüce maymun, kızıl somaki mızrağını göğsüme sapladı, nice pusuda; ne denli görkemli olursa olsunlar, bir asker göstermez yaralarını. İki tarafa da acı verecek bu korkunç savaş; inatla birbirlerini yok etmeye çalışan iki dost, ne yıkım!" (Maldoror'un sözleri)
...............
"Kadiri Mutlak'ın, birgün, o insan denen garip ve mikroskobik yaratıkları bir gezegene göndermekten şaşırtıcı bir zevk almasının nedenini anlayamayan ve güzelliğin bitimsiz karikatürleri olan sizler, öyleyse dinleyin beni ve yüzünüz kızarmasın. Siz kemikler ve yağlar, utanmakta haklısınız hiç kuşkusuz, ama dinleyin beni. Yardıma çağırmıyorum zekanızı; içine saldığınız korku yüzünden kanını dışarı attırabilirsiniz. Unutun onu ve tutarlı olun kendinizle... Artık yeter olsun baskılar.
****************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder