Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

10 Ekim 2013 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 “--Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Ufak bir refah değişikliği, biraz teşebbüs ve gayret, küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir.
--
İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felâketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum.
--Hatâ... Hep hatâ... Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?.. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelâde hayata razı değiller..."

Bilmiyorum, ve fark ettiğinizi de zannetmiyorum ama ben eskisine nazaran baya farklıyım. Son dönemde daha da farklıyım. Bu artık daha iyiyim, daha kötüyüm meselesi değil. Sadece bakış açım, insanları, olayları, etrafı yorumlama şeklim eskisi gibi değil. Ama eskisi gibi bakmasam da, bu yeni süreçte neye nasıl bakmam, yorumlamam gerektiğini tam olarak çözebilmiş de değilimdim. Ve daha da kötüsü 'karanlık tarafa' baya bir meylettiğimi itiraf etmeliyim. Sizin karanlık taraftan ne anladığınızı da bilmiyorum ama bana göre karanlık taraf demek kendin de dahil herkes için 'kötü' düşünmek demek. İşte böyle bir anda neyi, nasıl düşünmem gerektiğini çözemediğim zamanda, tanıştım Halil Ayarcı'yla, bu kitapla. Ve itiraf etmeliyim ki, bu yeni bir bakış açısının temellerini attı. Çok kitap okuduk amma hiç bir kitap düşünce tarzımı bu kadar etkilemedi. Bir baş ucu kitabından da öte, aklımın bir köşesinde gerektiğinde bana yol göstersin diye, korktuğum da bana cesaret versin diye, inanmadığımda inanmamı sağlasın diye, aklımın hep bir köşesinde saklayacağım bir kitap oldu. Söyleyebilirim ki, bende etkisi derin oldu ve ben yıllardır eksikliğini duyduğum o karakteri buldum. Halit Ayarcı çıksa ya o kitaptan, benim yanımda olsa ya...Çünkü benim de inanmaya ihtiyacım var, Halit Ayarcı gibisinden...

“--Müsbet işten kastınız nedir? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi? Meselâ hamallık! Eşya var, bir yerden bir yere gidecek, götürülecek.
--Sade bu kadar mı?
--Ama sizin aklınızla, yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika, hattâ beş dakika, üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir.
...
Dostum işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması müsbet olmasına mâni midir, sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz, hem mühim bir iş...çalışmak, zamanına sahip olmak ve onu kullanmasını bilmektir. Biz bunun yolunu açacağız. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan, her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır, diyeceğiz. Bu müsbet bir hareket değil midir? 

Böylesine bir kitabı, yok edebi dili şöyle, yok konusu bu diye inceleme haddinde bulunacak değilim. Üzmeden, bu kadar eğlendirerek ve hatta okurken kahkaha attıran bir kitap nasıl olur da bu kadar derin etkiler bir insanı, bilmiyorum. Ama Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yeteneğinin mucizesi de bu olsa gerek.

“Daha o gün Doktor Ramiz'in hoşnutsuzluk denen şeyin tâ kendisi olduğunu anladım. Çok zengin bir sözlüğü vardı. Gençlik, memleket meseleleri, umumî terbiye, istihsal ve bilhassa hareket gibi kelimeler dilinden düşmüyordu. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan, ancak zarurî bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu hâlde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu.”

Bu kitabı neden bu kadar geç bulup da okuduğum konusunda, Türk edebiyatına neden bu kadar geç tanıdığım konusunda kendime gerçekten kızıyorum. Ama sonuçta neden-sonuç ilişkisi kuramına tamamen inanan bir insanım. Bu kitapla, tam da şimdi karşılaşmam gerekiyordu benim, bir az öncesi, biraz sonrası aynı etkiyi yapmazdı, eminim. O sebeple belki de geç kalmadım ben daha.

"--Ben mi realist değilim! realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiç bir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir halini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Hatta fazla realistim, rahatsız edecek kadar...

--Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar?  Kendi başına hiçbir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şeyi değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın,ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek...yani bozguncu olmak...evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır."

"Tekrar dediğimiz şey onda bir çeşit hakaret vasıtasıydı:
--Yarın, saat on birde...Unutmazsınız değil mi? Evet, saat on birde, tam on birde, anladınız mı!
Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince, sivri ve insana baş dönmesi, bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi. "

"Asıl felaketi o kadar beğendiğim kadının birden bire hayatından şikayet edecek kadar, herkese benzemesiydi. Fakat daha garibi, daha gülüncü vardı. 
Sıkıntılarımdan biraz çıkar çıkmaz kendime yeni ıstıraplar bulmamdı. Gömüldüğü dalgaların içinden başını çıkarır çıkarmaz karşı sahili gören bir yüzücü gibi, ben de kendime bir iş bulur bulmaz Selma Hanıma dönmüştüm, "Buna niçin şaşmalı.
diye düşünüyordum. Mademki yavaş yavaş yine kendim oluyorum...” ....“İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti."

“Amma yirmi sene evvel halanız bunu yapsaydı, herkes ayıplardı. Çünkü ne siz on sene evvel bugünkü sizdiniz, ne de Zarife Hanımefendi bugünkü Zarife Hanımdı. Herkes o zaman, "Allah Allah! derdi, doğmuş olmaları bile mânâsız olan bu adamların Fatih devrinde kendilerine ced aramaları kadar gülünç şey olur mu? Tam, murdar öldüğüne yanmaz kendisine öd ağacından tabut ister, sözü... Muhakkak yalan söylüyorlar. Aksi takdirde hâllerinde bir necabet ve asalet bulunması gerekirdi..." Amma şimdi demiyorlar!”

“Siz her girdiğiniz yerde, evvelâ nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz...”

“Yine aynı mesele... dedi. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır.
Yapmak vardır, sadece yapmak!.. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti:
-Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız."

“Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu?
Halit Ayarcı hakikaten meyustu.
-Tabiî bulunur. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder