Şimdi değerlendirirken ya dizinin kitapla hiç alakası yok ki, ya ama burası böyle değildi ki, ama ya kamran sarı çıyandı, ya ufff ama çok slksn... gibi kilişelere girmeyeceğim. Giremem de zaten, çünkü hatırlamıyorum ki o kadar yoksa girerdim yani. Ama hatırlamıyorum, sonuçta ben bu kitabı okuduğumda ilkokuldaydım. Okumayı sökeli beş yıl olmuş, daha milenyum kavramıyla bile tanışmamışız düşünün artık, nereden hatırlayım ben o kadarını. Zaten öyle hayatımda da unutulmayacak bir iz bırakmamıştı, idealist öğretmen çalıkuşu feride tek aklımdaki. Aydan Şenerli versiyonunu da izlemedim, zaten hiç hazetmem Aydan Şenerden de, o yanındaki adı her ne ise sapık bakışlı heriften de. O sebeple ben diziyi tamamen farklı bir açıdan değerlendireceğim. Önceden uyarayım.
Bu dizinin fragmanlarını ilk gördüğümde, ne yalan söyleyeyim bir yaprak dökümü, bir dudaktan kalbe beklentisindeydim. Türk dizilerine özellikle konu dram ve uyarlama olunca ön yargıyla yaklaşmamak mümkün değil, sonuçta geçmişte yapılan tüm diziler günlük dram ihtiyacını karşılayan vasat işlerdi. (Bu gözler ne yaprak dökümleri gördü.) Kimsenin senarist ve yönetmen kavramıyla ilgilenmemesine sebep olacak kadar vasat. Çünkü ekranda abartılı oyunculuk dışında yıllardır pek bir şey göremedik. Ama son yıllarda Burak Aksak gibi başarılı ve sıradışı isimlerle senarist kavramı girdi hayatımıza, dizinin oyuncularından çok senaristini konuşur olduk. Çalıkuşu dizisi de yönetmenin ne kadar önemli olduğunu yüzümüze vuran bir yapım olmuş. Kaliteli çekimleriyle o kadar farklı ki yıllardır izlediklerimizden, hemen kendini belli ediyor.
Renk kalitesi, dekorlar, ışık, ambiyans, Burak Özçivit gibi birinden çıkarılmış harika bir oyunculuk (zamanında başka dizilerini de gördük, şimdi kimse "ama oyuncu yetenekliii" diye karşıma çıkmasın), oyuncular arasındaki ahenk... Hepsi birleşince bir anda kendini dizi izler gibi değil de, o ortamın içinde buluyorsun. Şunu iddia edebilirim ki, şimdiye kadar izlediğim yabancı ve türk dizileri içerisinde bu kadar güzel bir görsellik görmedim. Tamam belki dönemin kıyafetlerinden etkilenmiş olabilirim, belki o yüzden objektif yaklaşmıyorum, ama objektif yaklaşmak isteyen kim.
Senaryoya bakarsak o da çok başarılı, izleyiciyi sıkmadan ilerliyor. Dedim ya bilemeyeceğim romana ne kadar bağlı ama bir doktor Selim vakası var ki, her gördüğümde ruhum çekiliyor. O kadar itici bir tip ki, tüm kutsal kitaplardaki belalar asıl ona müstahak. Hayır sorun sadece iticiliği de değil, romanda yer almayan bu karakterin (var mıydı yoksa lan?!) diziye yerleştirilmesi çok korkutuyor beni. Sanki geleceğe yönelik bir tehdit gibi, sanki "bak her an yaprak dökümüne dönebilirim" der gibi...dizinin içinde bir ruh emici sanki...
He sorunları yok mu, var, misal bunlar hep honolulu, oradan bir rol kes en aşığından gibi eğlenceli ama zamana ve mekana uymayan bazı replikler duyuyoruz. Trablusgarp, Balkan Harbi sıraları galiba zaman, e haliyle uymuyor ama bence değişik bir tat, bir doku katmış bu ufak detaylar, her ne kadar hata gibi görünse de. Gerçekten de hoş replikleri var. Bir de böyle dramdan çok, eğlenceli ya, onu ayrı bir sevdim ama biliyorum daha drama geleceğiz, hemen alışmayalım bunlara.
Şimdi sıkılmadan buraya kadar okuduysanız, asıl sorunuma geliyorum. Ağa bu nasıl Avrupa'nın hasta adamı, bu nasıl yıllarca süren harbten bitap düşmüş halk, bu nasıl cahil ve fakir bırakılmış bir millet? O dönemler benim kafamda hep bir sefillik, hep bir eziyet olarak canlanıyor, öyle öğrenmedik mi biz? Ama diziye bakarsan, asıl sefil olan biziz. Kadınlar şu anda etrafta gördüklerimden daha modern. Şehirde karnavallar, panayırlar, dere kenarında sefalar, konak partileri. Lan mal mısınız siz, bütün avrupa size hasta adam, ahaha kafasındaki fese bak diye kıçıyla gülüyor, siz hala şıkıdım şıkıdım giyinip, zevkü sefa alemlerine dalın. O gittiğiniz karnavalı ben ömrümce görmedim daha, hadi diyelim gördüm, fahriye evcen gibi bir fıstık olacam da akşam akşam hiç sarkıntılığa muhattap olmadan gezecem öyle mi? (Bknız: dizinin sapığının 2013 yılında uydurulan Doktor Selim olması) Ki eğer öyleyse birileri bizi çok pis keklemiş. Kim yalan söylüyor bize ya, nolur artık gerçekleri öğrenmek istiyorum ben.
Hayır diyeceğim ki dizi böyle, ama yok ağa ben Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şimdi Huzur kitabını okuyorum, ikinci dünya savaşı öncesi dönemi konu alıyor. Karakterler orta halli, ama böyle boğazda kayık sefeları, adalarda eş dost toplanmaları, o toplantılarda bir felsefeler, bir konuşmalar, bir aristokrasi, bir balık sefası... Kitapta doğru düzgün iş yapan adam yok, hep bir eğlence, hep bir sefa... Siz daha yeni savaştan çıkmadınız mı, avrupaya hala Osmanlı borcu ödemiyor musunuz? Nereden geliyor bu değirmenin suyu?
Bu Kemal Sunal'ın Süt Oğlan, Gulyabani serileri de keza öyle.
Ama yok, ben olayı çözdüm. Bu Osmanlı ekonomik olarak çökmüş falan hep yalan. Olay tamamen Cem Uzan'ın mal varlığına el konulması gibi olmuş. Bak adamın mal varlığına el koydular, o hala kalanlarla avrupada sefasını sürüyor. Bizimkiler de aynen onu yapmışlar. Kalanlarla sefalarını sürmüşler ama sonra bir şeyler olmuş, artık ne olduysa kırklarda, belki de değirmen suyunu çekmiş,ellilerde o sefa gitmiş, kültürle birlikte. Asıl bize sefil, cahil, yobaz, iğrenç bir ortam kalmış. Yazık ya bize.
Neyse işte romandan diziden tarih analizimizi de yaptıktan sonra, son olarak diyorum ki, dizide ki tayt-kısa çarşaf kombinasyonuna hasta oldum. Çok yaratıcı bir kreasyon olmuş.
İzleyin bak, Burak Özçivit bile katlanılır olmuş.
Son olarak bir arkadaşımızın yorumuyla kapatıyorum "Fahriye Evcen kızsa biz neyiz?" ya da öyle bişey.


Ya ben de bayıldım, çok hoşuma gitti. Fahriye Evcen'e en çok yakışan rol bu oldu bence, ilk kez kendisine "helal olsun" dedim yani..
YanıtlaSilBen de sevdim pek sevdim, Fahriye Evcan git gide güzelleşmiyor mu sanki, sadece ağzını sonuna kaadar açıp gülmese keşke:)
YanıtlaSilo ağzını açma kısmına ben de çok takıldım ya, harbiden keşke yapmasa :)
YanıtlaSil