"İnsanlar eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık olduğunu seziyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta gözle görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. İşte bu andan itibaren bende, hayatımın istikametine hakim olan değişme başladı. Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin köşesinde bu kanaat, yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı"Okumadan önce, kitabın neden bahsettiği konusunda fikrim yoktu. Ön yargı oluşturacak hiç bir bilgiyi okumadan direk kitabı okudum. O sebeple kitap sonuna çok hızlı vardım. Kitap kendisini öyle bir okutturuyor ki, başladım mı bırakamıyorsun, her olayda acaba bunu nereye bağlayacak demeden edemiyorsun.
Karakter betimlemelerine ise hayran kaldım. Sanki Türk insanın bütün iç dünyasına özet geçer bir hali var. Nasıl böyle bir topluma evrildiğimizin bir göstergesi gibi kitap. 1943 yılının aynı kafa yapısı 2013'de etrafımızda nasılda varlığını sürdürüyor şaşmamak lazım. Gerçi beni bu kadar etkilemesi, Reşat Nuri Güntekin'in Yeşilçam tadındaki romantik eserlerinden Türk Edebiyatı fikri edinmiş beni, bu kadar etkilemesinin sebebi, karakterlerin iç dünyasını büyük bir gerçeklikle işlemesiydi belki de. Beklemiyordum böyle bir karakter derinliği. Belki de kendimden parçalar bulmanın verdiği bir etkilenmeydi bu.
"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! dedi. Bu eksik sana değil, bana ait..bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum...."
Ama en çok dilinden etkilendim. Bir Rus klasiği tadında yazılmış cümleler. Okurken kendimi bir Rus klasiğinin içinde hissettim, bu yüzden birden Keçiören lafını duyunca, Ankara sokakları lafını görünce irkilip, ne okuyorum ben diye sorgulamadan edemedim.
Tabi olumsuz tarafları da var. Bunda da eleştirecek nokta buldum ve rahatladım çünkü herhangi bir şeyi eleştirmez isem rahat edemem. Türk edebiyatının ya da sinemasının yani Türk hikaye anlatma sanatlarının o klasikleşmiş hatasına (gerçi hata denir mi bilmiyorum) düşmüş Sabahattin Ali'de. Olayları öyle tesadüflerle bağlıyor ki, öylesine bir tesadüfün imkansız olduğunu biliyorsun. Konunun içinden kopup, her şeyin bir kurgu olduğunu anlamak okuma zevkini azaltıyor. Bu kadar gerçekçi bir romanın bazı noktalarda sırf hikaye için gerçeklik payından taviz vermesi hoş olmamış. Ama bizim bünye alışkın, yani sorun değil.
Bir başka sorunda dil meselesi. Kesinlikle bizim konuştuğumuz Türkçe ile bu kitabın Türkçesi aynı değil. O zamanlar yoğun bir arapça etkisindeki dil, şimdi ise yoğun bir ingilizce etkisinde. Aynı anlama gelen bambaşka kelimeler. Merak etmeden edemiyorum, acaba şu an yeni doğanlar yıllar sonra bu kitabı okumak için bir çeviriye, bir güncellemeye ihtiyaç duyacaklar mı? Kesinlikle duyacaklar sanki. Biz bile ülkemizi kurucusunun yazdığı bir kitabı okuyup tam olarak anlayamazken, hatta İstiklal Marşı'nın içindeki kelimeleri bile bilemezken, yıllar sonra onlar nasıl anlasınlar? Tamam ben Türkçenin sadeleştirilmesinden, arapçanın etkisinden arındırılmasından çok memnunum. Bu millet için yapılmış en faydalı işlerden biri. (Keşke o zamanki özeni şimdi ingilizceye karşı da gösterebilsek) Ama buna rağmen bence osmanlıca ortaokul döneminde (şimdi ikinci dört mü oluyor?) öğrencilere öğretilmeli. Ya da edebiyat dersinin bir parçası olarak, belki çok derinlere inmeden işlenmeli. Ya da daha kolayı, edebiyat derslerindeki alıntıları sadeleştirmeden olduğu gibi kitaplara koyup işlemeli ki, sonra kendi vatandaşlarımızın yazdığı eserleri çevirecek tercümanlar aramayalım. Ya da bilmiyorum nasıl yapacaklar ama bunun bir çözümünü bulsunlar artık, onu da ben düşünecek değilim.
Sosyal mesajımı da verdikten sonra, sonuç olarak kesinlikle her Türk'ün okuması gereken bir kitap. MEB'in listesinde var mı bilmiyorum - ki olsa ne farkeder- ama, ben bu yaşta anca tanışıyorsam böylesine büyük bir yazarla, edebiyatla ilgilenmeme rağmen Türk Edebiyatına bu kadar yabancıysam, ben yıllarca o okullara neden gittim acaba?
"Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne beni saran eşyada bir başkalık vardı...Buna rağmen ben artık yarım saat evvelki "ben" değildim...Günlerin birbirinden farkı yoktu fakat birden bire avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyordu...Bunun böyle olmaması lazımdı. Herhangi bir yerde doğmuş, herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi."
Fakat ben işin bu tarafını düşünmüyordum bile...Bir ecnebi dil öğreneceğimi, bu dilde kitaplar okuyacağımı, ve asıl şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu "Avrupa'da" bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?
İlk haftalar kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretten düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını idrak etmemiştim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder