Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Cinler - Dostoyevski

Dostoyevski'nin Cinler romanı, bir çok kişi için en büyük siyasal romanlardan biri olarak adlandırılmaktadır. Benim için ise, ilk defa bir Dostoyevski romanındaki bütün karakterlerinden nefret ettiğim,tüm o cinli karakterlerinden nefret ettiğim, yaşlı, yapmacık ve kırılgan bir adamla kendi yansımamı gördüğüm, insanların siyasi güç için, amaçları ve inançları ne kadar asilce olursa olsun, başarıya ulaşmak adına, amaçlarının zıddına, ne kadar hayvanlaşabildiklerini tekrar gördüğüm rahatsız edici bir roman oldu. 1872 yılında Rusya'da yazılmış bir romanın, 2013 Türkiye'sinden hiç de farklı olmadığını gördüm. Batılılaşma sevdası, devrim,  kendi inançlarından ve geleneklerinden nefret etme, kargaşa yaratarak başarıya ulaşma çabası, aydın diye geçinen kesimin yapmacıklığı, cahil halkın sorgusuz sualsiz kitleler oluşturup fanatikçe bir görüşün etrafında yuvalanması, varlıklı ve muhafazakar kesimin bilgisizliği ve kayıtsızlığı, elindeki güç ile her hakkı kendisinde görmesi, şımarıklığa varan hareketler ile zevk ve lüks içindeki asalakça yaşamı.... Tüm bunları anlatırken asla taraf tutmuyor Dostoyevski, hangisinin tarafında olacağınız tamamen size kalmış. Ben hiç bir tarafı tutamadığım için belki de bu kadar rahatsız oldum. Ama tüm bu rahatsız ediciliğine rağmen, benim için en kıymetli eserlerden biri oldu. Tüm bu siyasal görüntüsüne rağmen kitap oldukça akıcı, sıkmadan ilerleyen, merak uyandıran bir konuya da sahip, eklemeden geçemeyeceğim. (Tek sorun çevirinin kötü olmasıydı, daha iyisi var mıdır bilmiyorum ama İletişim Yayınlarının  Ergin Altay'ın çevirisi ile bastığı bu versiyondaki çeviri beni bazı yerlerde çok rahatsız etti. )

Ama kitabın en güzel özeti Orhan Pamuktan gelmiş; "Ben Cinler'i Avrupa'nın kenarlarında, merkezden uzak, Batı hayalleri ve Allah'ın varlığı-yokluğu bunalımları içerisinde yaşayan radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap olarak gördüm hep"

****************

 "Geçen yüzyılın toplumunu, insanları yeren bir İngiliz romanında Gulliver diye birisi, boyları ancak sekiz on santim olan cücelerin ülkesinden döndüğünde kendini dev insanı görmeye öyle alışmıştır ki, Londra'nın caddelerinde dolaşırken çevresindekileri hala küçük yaratıklar, kendisini de dev sanır, yanlışlıkla ayağının altında kalıp ezilmesinler diye kaldırımda yürüyen insanlara, caddeden geçen faytonlara yana kaçmaları, kendilerini korumaları için elinde olmadan bağırır. Böyle bağırıp çağırıyor diye eğlenirler onunla, ağızlarını bozarlar kentliler, yontulmamış arabacılar kırbaçlarını indirirler Dev'in suratına. Ama hakça bir şey mi bu şimdi? Alışkanlığın kişiye yaptıramayacağı şey mi vardır? Bir kez alıştığı bir şeyi kolay kolay bırakamaz kişi."

"Kahrolasıca o an: Korkmuş, kişiliği olmayan pis bir uşak gibi bakmıştım yüzüne! Bir anda sezinledi bunu. Her şeyi yani onu tanıdığımı, kim olduğunu bildiğimi, çocukluğumdan beri onu okuduğumu, ona taptığımı, şimdi de korktuğumu, uşaklaştığımı anlamıştı kuşkusuz. Gülümsedi, bir daha başını eğdi, gösterdiğim yöne yürüdü."

"Mikroskopla baktığınız da bir damla su da milyonlarcası kaynaşan mikroplardan biri çıkıp güneşe bir şiir yazsa, güneş kızabilir mi ona! Petersburg'da sosyetenin kurduğu hayvanları koruma kulübü bile atların, köpeklerin haklarını korumak için çırpınırken, yeterince gelişmemiştir diye mikropcuğu aklına getiren olmaz. Hor görürler onu. Ben de yeterince gelişmedim. Benimle evlenme düşüncesi pek korkunç gelebilir size. Ama..."

"Ömrümde yüzü onunki kadar bulutlu, asık, elemli bir insan görmedim. Kıyamet gününü, bilinmeyen bir zamanda, doğru çıkmayabilecek bir takım kehanetlere dayanarak değil de, kesinlikle yarın öbürsü gün sabah saat tam onu yirmi beş geçe bekliyor gibi bir hali vardı."

"Mektupları okumakla bitecek çeşitten değildi, sayfalarca yazıyordu....Stefan Tromimoviç sen de kabul et ki, her ne kadar bana gönderiyorduysan da, gerçekte daha çok gelecek kuşaklar için yazıyordun, okusam da okumasam da umursadığın yoktu."

"Onun öfkesi belki bu ikisinin öfkesinin toplamından daha güçlüydü. Ama, onun öfkesi, soğuk, sakin, hatta (öfke için şöyle söylemek olursa) mantıklı; yani bir öfkenin olabileceği kadar iğrenç ve korkunçtu."

"Can sıkıntısı ile çalışmak isteğine karşın, avareliğe olan yatkınlıktır bu ceza"

"Bu kadar küçük bir çocukta görülmesi olanaksız bir umutsuzluk vardı gözlerinin içinde"

"Artık dayanılmaz bir korkuydu bu. Bence önemli olan korkmam, korktuğumun bilincine varmamdı. Ah, bu duygudan daha iğrenç, daha budalaca bir şey tanımadım ömrümde! Hiçbir zaman korkmadım ben, ne önce, ne sonra. O günden başka hiçbir zaman korkmadım. Ama o gün korkuyordum. Basbayağı titriyordum korkudan. Kendi kendimden iğrenerek hissediyordum bunu. Yapabilsem, öldürürdüm kendimi. Ama kendimi ölüme değer bulmuyordum. Ne var ki, kendimi öldürmememin nedeni bu değil, korkumdur. ....Korkunun pek güçlü olduğu zamanlar insanın içinden nefreti, düşmana beslenen öç alma duygusunu bile söküp attığını ömrümde ilk kez o zaman sezinledim. "

"O zaman beni Sibirya'ya sürseler seve seve giderdim. Öylesine sıkılıyordu ki canım, sanırım kendimi rahatlıkla asabilirdim. Asmadıysam, ömrümce olduğu gibi, umudumun hala kırılmamış olmasındandır...Zaten insanlar kendilerinden fazlasıyla hoşlanmasalar, hiç biri yaşamak istemezdi."

"Kişioğlunun doğurmaya bir son vermesinin gerektiği kanısındayım. Amaca erişilmişse, çocuklar niye, gelişme niye?"

"Dostum diyordu bana; yüce ülkü uğruna yapıyorum bunu. Cher ami, yirmi beş yıllık yerimden kalktım, birden yürüdüm, nereye gittiğimi bilmiyorum ya, yürüdüm işte..."

"--Oysa sadaka vermekten duyulan haz mağrur, ahlaksız bir hazdır. Varlıklı olanın varlığının, hakimiyet duygusunun, kendi durumunu yoksulun durumuyla karşılaştırmasının ona verdiği bir haz... Sadaka , verini de alanı da bozar. Üstelik amacına da varamaz, çünkü yoksulluğu kökleştirir yalnızca. Çalışmak istemeyen tembeller, içleri kazanma tutkusuyla kavrulan kumarbazların oyun masasını kuşattıkları gibi, sadakanın çevresini kuşatırlar. Öte yandan, önlerine atılan birkaç metelik, onlara gerekli paranın yüzde biri bile değildir...Sadaka toplumumuzda yasalarca yasaklanmalıdır. Yeni düzende yoksul olmayacaktır.
--Ah, başkasının sözlerini nasıl da yineliyorsunuz! Demek yeni düzene kadar vardı iş? Bahtsız kadın, Tanrı yardımcınız olsun! "

"Artık öylesine sıkılmaya başladı ki canımız, eğlence seçecek durumumuz yok; ilginç bir şey olsun ,yeter."

"--İnsan mutluluğa eriştiğinde artık zaman olmayacak, çünkü gerekmeyecek. Çok doğru bir düşünce.
 --Nereye saklayacaklar onu?
 --Bir yere saklamayacaklar. Zaman bir eşya değil, bir düşüncedir. İnsanın aklından silinip gidecek."

"--İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Tek nedeni budur mutsuzluğunun. .... Her şeyin iyi olduğunu bilen için her şey iyidir. Her şeyin iyi olduğunu bilselerdi, onlar da mutlu olurlardı, ama mutlu olduklarını bilmedikleri sürece mutsuz olacaklar....
 --Bahse girerim, bir dahaki gelişimde Tanrı'ya da inanacaksınız, dedi.
Krillov da kalktı.
--Niçin?
Nikolay Vsevolodoviç gülümsedi.
--Tanrı'ya inandığınızı bilseydiniz, inanırdınız. Ama inandığınızı henüz bilmediğiniz için,şimdilik inanmıyorsunuz."

"Tavşan yahnisi yapmak için tavşan gerekir. Tanrı'ya inandırmak için de Tanrı. "

"Tanrı yardımcınız olsun, efendim, ama iyi işler yapmaya başladığınızda."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder